Hakan UĞUR

Mefkûre-i Uhrevide Tevekkülün Kilometre Taşı: Sabır

“Yâ Hazreti Kebikeç…”[1]

 

Sözlüğe baktığımız vakit sabır kelimesine biçilen mananın acıya katlanmak¸ sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etmek¸ aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek gibi dar kalıplara sokulduğunu görmekteyiz. Oysaki sabır kelimesi bu sığ kalıplara sığdırılamayacak kadar geniş manalara intisab etmektedir. Sabır tek başına acıya katlanmak olsaydı eğer Hazreti Eyyûb'ü¸ Hazreti Muhammed 'i¸ Hazreti Yusuf 'u ve sabrın mümessili olmuş daha nicelerini¸ şirazesi bozuk olan bu terazinin hangi kefesine koyabilirdik?

Müslüman bir bireyin en zor anlarında gösterdiği sabır¸ soğukkanlılıkla tahammül etmekten çok daha farklıdır çünkü tahammülde ancak imansız bireylerin tevekkülsüzlüğü¸ ümitsizliği¸ acizliği ve bunlara bağlı olarak da bitmeyen şikâyetleri vardır. Sabır dediğimiz kavramda ise bunun tam tersi olarak yalnızca salih bir iman ve tevekkül bulunur. Bu yüzdendir ki gerçek sabır¸ ehliyet gerektirir. Ehliyet şüphesizdir ki İslâm'dır ve ehliyeti olmayana sabır verilmez.

İslâm tarihine de baktığımız zaman en çetrefilli musibet ve belaların peygamberlere ve onların yolundan şaşmayan takva sahibi insanlara verildiğini görüyoruz. Onların bu bela ve musibetler karşısında sergiledikleri samimi ve teslimiyetçi duruş kutsal kitaplarda anlatılmış¸ bu vesile ile diğer insanlara¸ örnek bir model teşkil etmesi amaçlanmıştır. Dünya imtihan yeridir¸ imtihan süreci şiddetlendikçe metanet ve sabır göstermek de o derece zor olmakta ve zor oldukça alınan mükâfat da büyük olmaktadır.

Nitekim Kuran-ı Kerim'de¸ “Andolsun biz sizi biraz korku¸ biraz açlık¸ biraz da mallardan¸ canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!”¸ “Şimdi sen onların dediklerine sabret.”¸ “Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.” denilmektedir.

Kuran-ı Kerim'de doksan kadar ayet¸ sabrı anlatmaktadır ve ayrıca Peygamber Efendimiz hadislerinde; “Dünya dar'ü-l meşakkattir.” buyurmaktadır. Dolayısıyla sabır kavramı araştırılacağı zaman salt manada sözlük içeriği ile değil¸ sabır ile bütünleşmiş olan peygamberlerin ve onların izinden ayrılmayan takva sahibi öncü insanların hayatlarına bakılarak araştırılmalıdır.

Hazreti Enes‘in anlattıklarını Buhârî şöyle aktarıyor: Rasûlullah¸ çocuğu ölen ve bunun için ağlamakta olan bir kadına rastladı ve ona “Allah'tan kork ve sabret!” buyurdu. Bunun üzerine kadın “Benim başıma gelenlerden sana ne?” dedi. Allah'ın Resulü oradan uzaklaşınca kadına¸ kendisiyle konuşanın Rasûlullah olduğu söylendi. Kadın¸ ölen çocuğuna üzüldüğü kadar da söylediği yakışıksız sözlerden dolayı utanıp üzüldü. Dayanamayıp Rasûlullah'ın yanına gitti “Ey Allah'ın Rasûlü ben o sözleri sizi tanımadan söyledim.” diyerek özür diledi. Bunun üzerine Rasûlullah¸ “Makul sabır¸ musibetle karşılaştığın ilk andakidir.” buyurdular.

Musibet ayrım yapılmaksızın herkese veriliyordu ve buna karşı gösterilecek sabır yalnız başına bir şey ifade etmediği gibi¸ halis bir iman ile birleştiğinde¸ tevekkülün altın anahtarını içinde barındıran envai çeşit kilit ile sıkı sıkıya kilitlenmiş bir kutuya dönüşüyordu. Bu kilitleri açmak imkânsız görünebilir¸ fakat ihtiva ettiği cevhere ulaşabilmek için çekilen her sıkıntı ona bir adım daha yaklaşılmasını sağlıyordu.

Sabır musibetlere karşı gösterilen duruş olması açısından değerlendirildiğinde; birisi zehir¸ diğeri ise panzehirdir. Sabır etkili bir panzehir olmasına rağmen etkisini uzun vadede hissettirir. Musibetlere karşı sabrı panzehir yapanlar mutlak şekilde müreffeh olmuşlardır. Türlü musibetler¸ çeşitli zamanlarda başımıza gelmektedir. Bu musibetlere karşı pek çoğumuz sabrederek dik bir duruş sergileyemiyoruz. Burada akıllarda çark etmesi gereken tek ayrıntı¸ hayrın da şerrin de yalnızca Allah'tan geldiği hususudur ki bu hususlar¸ keşmekeş birtakım maksatlar ışığında ilmek ilmek gözenmiştir.
Çekilen her sıkıntının Allah'tan geldiği¸ Allah'tan gelenin imtihan olduğu¸ imtihanın da bela ile mukayese olunduğu hususunda maksat¸ aslında sorudur. Sorudaki maksat ise bu soruya doğru cevabı bulabilmektir. Cevap ise Hz. Âdem'den beri¸ kimilerince mal ile mülk ile kimilerince makam ile mevkii ile kimilerince de dert ile derman ile aranır durur…

 

 

Sabır ile İpekböceği Atlastan Kumaşa Döner…

Hazreti Eyyûb¸ İsa Peygamber'in doğumundan tam sekiz yüz yıl evvel ömür sürmüştür. Eşi de Hazreti Yusuf'un oğlu Efraim'in kızı Rahime'dir. Hazreti Eyyûb¸ bolluk içinde yaşar ama her zaman yoksulu gözler¸ düşküne ihsanda bulunurdu. Bu hâl üzere tam seksen sene yaşar ve nihayet onun sorusu da gelir çatar…

Bir gün ailesi ile beraberce iken evi başına çöktü¸ tam on evladına mezar oldu yaşadığı yer. Kalbi paramparça oldu¸ ciğeri yandı Eyyûb'ün; ama daha sorusu tam anlamıyla bitmedi. Bir gecede tüm hayvanları telef oldu¸ yetmedi bir sabah uyandı ki tüm vücudu yaralar içinde kaldı¸ ne doğudan ne batıdan ne kuzeyden ne de güneyden¸ dünyanın hiçbir hekimi bu yaralara merhem bulamadılar. Gün geçtikçe tüm vücudunu kapladı derin yaralar. Nasıl ki ipekböceği sabır ile kozasına sarılır da sonunda atlastan kumaşa döner¸ o da yaralarına öyle sarıldı ve hiçbir şikâyete dili varmadı. Aylar¸ yıllar geçti aradan¸ tam on sekiz sene boyunca birbiri üstüne açılan bu yaralar onun tüm vücudunu sarmış vaziyetteydi…

Bir gün zevcesi Rahime¸ Hazreti Eyyûb'ün yanına gelerek “Ey Eyyûb¸ yetmez mi çektiğin bu çile? Rabb'ime bir dua et de seni bu çektiğin acılardan kurtarsın.” dedi. O zevcesi Rahime ki on sekiz yıl boyunca eşinin yanı başından bir adım öteye dahi gitmedi¸ ayrı tek bir nefes dahi almadı. Öyleydi ya¸ soru sadece Eyyûb'e sorulacak değildi¸ onun sorusu da buydu belli ki. Hazreti Eyyûb eşinin bu isteği üzerine ona dönüp buyurdu ” Ey kalp ışığım ben bunu nasıl dilerim Rabb'imden? O ki bana seksen yıl evlatlarım ile zengin bir hayat verdi¸ şimdi de az biraz zora koştu diye ona nasıl isyan ederim? Şimdi ne olursun bunu benden isteme.” dedi.

Eyyûb soruya muhatap kılınmıştı ama imtihan olan aslında onun ashabıydı. Şeytan giriverdi araya¸ vazifesine koyuldu zaman kaybetmeden. Vazifesi pek mühimdi şeytanın; o¸ zaman kaybedecek olsa Eyyûb'e inananlar arasında nifak tohumlarını başka hangi varlık ekecekti? Hemen dolaşmaya atıldı inananlar arasında¸ etkisini kısa zaman içinde tesir ettirdi.

“Bizler isteriz ki peygamberlik alametini göstersin Hz. Eyyûb¸ körlerimizin gözünü iyi etsin¸ şifa arayanlara şifa versin¸ kötürüm olanlarımızı ayağa kaldırsın¸ yere bassın yerden su çıksın ama bu aciz kendi yarasındaki kurtlara bile hükmedemez durumda. Yere düşürür onları¸ yerden alıp yarasına tekrar koyar; “Yaralarına hükmedemeyen iki cihana nasıl hükmeder!”deyiverirler. Eyyûb 'e inananlar bir bir ayrılıverir yanından¸ ama onlar bilmezler ki Hz. Eyyûb'ün yaralarından yere düşen her kurt onun çilesini hafifletir. Eyyûb ise çilesi hafiflesin istemez. Çektiği her çilenin Allah'tan gelen birer imtihan olduğunu bilir ve ondan gelmiş olan zengin bir hayata¸ bolluğa şikâyet etmediği gibi verilen çileye de şikâyet edemez¸ ses çıkaramazdı…

Seneler birbirini kovaladı¸ Hazreti Eyyûb'ün acıları dinmedi¸ daha da arttı. Şikâyetçi değildi elbet¸ seksen yıl yaşamış olduğu bolluğun ardından kendisine hediye edilen çileyi bir seksen yıl daha çekmeye razıydı belki ama yaralar artık onun kalbine ve diline nüfuz etmeye başlamıştı¸ bu hâldeyken ne doğru olanı konuşur ne de kalbi ile onu tasdik edebilirdi. Ellerini açtı Rabb'ine¸ yakarmaya başladı.

“Yâ Rabbi; senden gelen hoş gelir¸ sefa gelir ama bu bela dilime ve kalbime ulaşmıştır. Zararı artık bana olmuştur¸ dilim ile gerçeği halka söyleyemez oldum¸ dilim ile söylediğimi gönlüm ile ikrar edemez oldum¸ bu hâlde ne sana dilim ile zikir ne de dilim ile zikrettiğimi kalbim ile ikrar edebilirim; şifa sendendir¸ şifa yâ Rab!” der. Oracıkta kendisine nida gelir ve denilir ki ” Başını kaldır yâ Eyyûb¸ duan kabul olundu¸ ayağını yere vur!” Eyyûb ayağını yere vurur¸ yerden bir su kaynayıp çıkar ve onunla yıkanır¸ vücudundaki yaralardan eser kalmaz. Ayağını tekrar yere vurduğu vakit bir su daha kaynayıp çıkar yerden. Eyyûb bu suyu içer; dili ve kalbi sıhhat bulmuş¸ içinde hastalık adına hiçbir dert kalmamıştır. Hz. Eyyûb artık tamamen sıhhat bulmuş¸ gençlik ve güzelliği geri gelmiştir. Daha sonra vefat eden evlatlarının iki misli evladı dünyayı şereflendirmiştir. Bu hal üzere Hz. Eyyûb¸ kısa zamanda eski durumundan daha da iyi bir duruma gelmiştir.

Eyyûb 'ün duası şüphesiz ki ashabı içindir¸ onlara ikrar vermek adına Allah'a yalvarmış ve sıhhat bulmuştur. O¸ çektiği onca sıkıntıya rağmen bir kere olsun hayıflanmamış¸ “Neden ben?” diye sormamıştır; çünkü soru aslında kendisine sorulmuştur. İmtihan demiştik¸ imtihan soru ile olacaktı ve bu sorudan maksat da doğru cevabı alabilmekti. Maksadımız bu soruya en uygun cevabı bulabilmek ise eğer¸ verilebilecek en uygun cevap da sabırdır o vakit…

Hazreti Eyyûb bolluk içinde¸ on evladıyla birlikte yaşarken de vazifesini görürdü şeytan. Boş duracak değildi ya¸ o zaman da Hz. Eyyûb'ün bolluk içinde yaşamasından dem vururdu Âdemoğlunun nefsinde. Nefis bu¸ nerede hoşuna giden şey olsa insanın¸ şeytan da anında getirip koyuverir avuçlarına. Kul bilmez kulluğunu Rabb'ine karşı¸ kanıverir şeytanın kötü emellerine. Nefsinin istediğini elde etmesine bile lüzum kalmaz çoğu zaman ki düşüncesi bile kâfi gelir. Şeytan¸ bir nefse“Onda var da bende neden yok?” dedirttiği zaman¸ nifak tohumlarını çoktan ekmiştir. Nefis¸ kendisinde olmayana el uzattığında ise şüphe yoktur ki bu tohum filizlenecektir. Nitekim Hazreti Eyyûb'ün ashabına da böyle olmuştu¸ bir insan hem varlıklı hem de ahlaklı olunca şeytan da vazifesini görecekti.

Hazreti Eyyûb hakkında “İnsan bu kadar varlıklı olduktan sonra elbette yoksulu gözler¸ malını dağıtır. Hem o varlık dağıtmak ile de bitmez ki; o varlık bende olacaktı¸ ben de dağıtırdım yoksula¸ düşküne” dedikoduları da almış başını giderken¸ Allah¸ Eyyûb kulunun hak olana bağlılığının ve içinde beslediği samimiyetin farkındaydı. Bu samimiyetin gerçekliğini¸ şeytanın entrikalarına kanarak doymayan nefislere de göstermek istedi. Böylece Hazreti Eyyûb sağlık ve refah içindeyken Allah'ı unutmadığı gibi¸ yoksul ve sayrı düşmüşken de ondan ümidini kesmedi. Adı yüzyıllar boyunca sabır ile birlikte anıldı.

Sabır her neyse Hazreti Eyyûb de o olmuştur. Sözlüklere eğer sabrın manası yazılacaksa¸ dar ve sığ kalıpların kırılıp kelimenin tam karşısına Hazreti Eyyûb'ün adı yazılmalıdır. Bu gün en ufak bir güçlükle karşılaştığımızda “Allah'ım bana Eyyûb sabrı ver.” deriz. Bu da demek oluyor ki ashabına ikrar etmek için Allah'a yalvaran Hz. Eyyûb'ün çektiği çilenin her bir saniyesi¸ insanlığa ders olmuştur ve bu bağlamda da bizlere verilen ders büyük öneme haizdir.

[1] Birçok el yazması eserin kapağında ya da ilk sayfasında rastladığımız “Yâ Hazreti Kebikeç” ifadesi kitapların böceklerden ve güvelerden korunması maksadıyla yazılmış bir nevi “Kitap tılsımı” olarak meşhurdur. Çünkü “Kebikeç” kitaplar kurtlanmasın, böcekler ve güveler kemirmesin diye kitabın kapağına kondurulan bir efsundu. Kitaplara “Yâ Hazreti Kebikeç” yazılması bir nevi “Ey Kurtçuk! Bu kitap sana âit değil. Başkasının malına zarar verme!” ikâzıdır.