ÖMÜR DEDİĞİN – Dursun UÇAR

 


Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli
Harcanıp Gidiyor Ömür Dediğin
Yolda Kalan Da Bir Yürüyen De Bir
Harcanıp Gidiyor Ömür Dediğin

Anadolu bozlak geleneği ve türküleriyle yakından ilgilenenlerin çok iyi tanıyacağı bir isim olan ve aynı zamanda büyük usta Neşet ERTAŞ’IN veliahdı ilan ettiği Dursun UÇAR ile kısa da olsa muhabbet etme imkânı yakaladık. Ekibimize kendi hayatını, Neşet ERTAŞ ile olan samimiyetini anlattı. Kendi bestelediği şiirlerinden türküler söyledi. Biz de Pilot Kale’m Dergisi ekibi olarak sizlere Dursun UÇAR ile yapmış olduğumuz söyleşimizden birkaç satır derledik…

1956 Kırşehir doğumluyum.  Biz Türkmen’iz. Türkmenlerin içindeki abdallar Bektaşi’dir. Pir Sultan Abdal soyundan gelirler ama bizim soyumuz asimile olmuş. Buradaki insanlar Sünni mezheptedir yani Şia değil. Abdallık bir gelenek değil bir soydur. Babadan, deden, atadan gelir. Ben de abdal soyundan geldiğim için Bektaşi’yim. Aslını inkâr eden haramzadedir. Bizde buna saygı duyuyoruz, öyle bir saygısızlığımız yoktur. Ben on iki yaşımda öğrendim saz çalmayı, Çiçekdağ’da yaşıyorduk o zamanlar, köyde hocalar kendi aralarından para toplayıp bana bir saz almışlar.

Beş kızım var. Eşim Kırıkkaleli değil, Sivaslı. Çok eziyet çekti garibim çünkü biz sanatçıların kahrını çekmek hiç de kolay değil. Bir düğün olurdu İstanbul’a giderdim on beş gün gelmezdim. Kırşehir’e giderdim on gün gelmezdim. O kadın, o beş çocuğa hem ana hem de baba oldu.

Kırıkkale’de, Keskin’de abdallar çoktur. Davulcu davulunu, sazcı da sazını alır gelir, bir ağacın altında bir kısım davulcu bir tarafta da bir kısım sazcı diğer tarafta akşama kadar talim yaparak saz çalmayı öğrenirlerdi. Neşet Ertaş bu yönden çok şanslıydı çünkü Neşet Ertaş’ın hocası, babası Muharrem Ertaş olmuştu. Bunlar ellerinde sazla köy köy gezerlerdi.

Muharrem Ertaş Yozgat Yerköy’de otururdu, biz de Çiçekdağı’nda otururduk,  Onu oradan tanıyorum. Neşet Ertaş’ın annesi de Çiçekdağı’nın Kırtıllar köyünden, benim annem de oralı. Şimdi bir mahallede oturursun, arkadaş edinirsin, araştırırsın akraba çıkar. O yönden benim arkadaşlığım on iki yaşımda başladı Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Seyit Çevik, Ekrem Çelebi, Fahri Çelebi gibi isimlerle. Bunlarla akşama kadar saz çalar, türkü söyler, gezerdik. Böyle zamanımız geçti. Götürüp de bizi bankaya müdür edecek değillerdi, sanatımız buydu, bunu icra ettik. Sonra da kendi eserlerimi çalmak istedim, çeşitli çalışmalarım oldu. Belli sanatçılar eserlerimi okudu. Ondan da ayrı bir keyif aldım.

Neşet Ertaş’la çok defa birlikte konserlere gittik. Onun sahne aldığı yerlerde ben de çıktım. Neşet Ertaş’a “Allah geçinden versin, sen öldükten sonra kimi bırakacaksın?” diye sordular. O’da “Benim veliahdım Dursun Uçar’dır,  yani beni takip edecek kişi, bizden gelecek kişi olacak.”dedi. Niğde de başka bir anımız daha var, tesadüfî Neşet Ertaş ile bir köy düğününde denk geldik. Ben ondan daha yukarıda bir alanda saz çalıyordum, tabii herkes Neşet Ertaş’ın saz çaldığı yere gitmişlerdi. Ben de gitmek istiyordum fakat düğünü bırakıp da gidemedim. Orada “Allah’ım bir şey olsa da ben de oraya gitsem.” Diye içimden geçirdim. O sırada olacağı varmış, düğünde hengâme çıktı ve ben de fırsattan istifade hemen oraya gittim. Giderken bakkaldan bir bant aldım ve parmaklarıma doladım. Neşet Ertaş oradayken nasıl saz çalabilirdim? Bağdaş kurmuş halde oturan Neşet Ertaş’a selam vermek için gittiğimde düğün sahibi parmaklarımdaki bandı göstererek “Neden parmaklarına bant doladın?”dedi. Tam o sırada Neşet Ertaş elimi havaya kaldırarak “Ben de böyle çok bant doladım zamanında parmaklarıma…” Dedi.

Bizim sanatçılarımızın içinde şimdi bir abdal ağzı var, bir de normal bir ağız var. Neşet Ertaş’ın türküsünü herkes söyleyemez. Ona ayrı bir dudak, ayrı bir ağız, ayrı bir gırtlak lazım. Tabii ki bir de yaşanmışlıklar giriyor işin içine. Yaşadığı birçok şey, çektiği onca sıkıntılar bu türküleri söyletmiş olmalı. Leyla gerçeğini de atlayamayız tabii ki. Eskiden ana, baba çocuğunu everdiğinde saygıdan kel mi, kör mü diye yüzüne bakmadan alırlardı. Dünya kurulduğundan beri insanoğlu, göz göze baktığı andan itibaren birini kalpten severse iş orada bitiyordu. Önü de yok, sonu da yok. Bir de ayrılık meydana gelince şu dört duvar sana zindan oluyor. O Leyla’yı sevdi de aslında onun Leyla’sı da sevdası da Allah’ıydı. Mesela Hz. Eyüp, yaralarındaki kurtlar yere düştüğü zaman onları alır tekrar yarasının üzerine koyardı. Çünkü yere düşen her kurt onun çilesini hafifletiyordu. İşte o kadar acı çekti Neşet Ertaş. Bir kayınbiraderi vardı onun, Bolu’da yaşıyordu. Bunlar Romandı, eziyeti çok seven insanlardı. Neşet Ertaş, hangi gazinoya gittiyse yedi sekiz kişi orayı dağıtarak haraç isterlerdi. Kırılan bardağın, tabağın parasını ona ödettirirlerdi. Neşet Ertaş’ın babası,  “Aslı bozuk alma dedim evladım.” dedi.  Neşet Ertaş da bunun üzerine babası ölmeden önce “Aslı bozuk deme gel şu insana…” diye sazıyla karşılık verdi.

Sonra Neşet Ertaş’a ne oldu? Saza düştü, garip garip gezdi,  yurt dışına gitti orada aç kaldı. Çocuklarına baktı, yetişemedi; bakıcı tuttu, istediği gibi olmadı. Leyla’yla birlikte çalıştı bir dönem gazinoda. Bizde hanım çalıştırılmaz, ev hanımı olarak yaşar, biz kazanıp getiririz. Leyla hanımefendi de sesinin güzelliği hesabına sahneye çıktı ve türkü söyledi. Gazino hayatının ne şekilde olduğunu; ortamını, sarhoşunun, berduşunun kahrını erkek olarak biz biliriz. Babası kız isteyip de bir düğün yapmadı ona, çünkü kültür farkıyla birlikte o dönemde abdal geleneğine bağlı olan bir adamla gazinoda çalışan bir kadının evlenmesine Muharrem Ertaş’ın gönlü razı olmadı. Bu şartlarda babasını karşısına alarak evlendi Leyla’sıyla. Göz görüyor gönül seviyor işte. Bize söz etmek düşmez. Bu şekilde babasıyla karşı karşıya geldi Neşet Ertaş ve birçok kez de sazlı sözlü atıştılar. Sonrasında o bu durumdan dolayı çok büyük pişmanlık duydu aslında, bu nedenle de bir konuşmalarında Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a “Beni babamın yanına değil, ayakucuna gömün.” dediği bilinir. Babasıyla böylesi atışmalara girdiği için saygısızlık ettiğini düşünerek ona layık olan yerin ancak babasının ayakucu olduğunu ifade etmişti…

Neşet Ertaş gariplerin babasıydı. Televizyona çıktığında  “Köyde ne yerdiniz?” diye sordular. “Ekmek yerdik” dedi, ne diyecek başka? Fakir fukara büyümüş. “Garip olmayan ne anlar gariplerin halinden.” Demişti… Biz de ne dedik? Kusur görme, hal böyleyken cıbır doğdun cıbır gideceksin bu kadar basit…

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın